BİR DE KALABALIK OLSAK...
Birkaç ay evveline kadar hatırlarmısınız bir program dönüyordu Tjk Tv’de. Hala devam edip etmediğini bilmiyorum ama “Hipodrom’da Nostalji” idi ismi. Minimo’ların, Karayel’lerin Icaros’ların, La Fleche’lerin adının sık olarak geçtiği bir programdı. Zor ve imkansızlık içerisindeki günleri yansıtan bir çalışmaydı… Tek kamera ile bir koşu yayınının gerçekleştiği, askeri üniformaların yoğun olarak seyirciler içinden seçilebildiği, padoğu seyircilerden ayıranın sadece bir tahta parçası olduğu, tribünleri ise tamamen tahtadan ibaret olan dönemlerin gerçek kanıtıydı.. Bizim için sadece bir programdı. Güzeldi. Eskiden bu sahada neler olup bittiğinin kısa bir yansımasıydı… Yaşı 18-28 arası kesim için, adı gerçekten de Nostaljik olarak tabir edilebilen cinstendi. Fakat yaşı 40’ı geçen büyüklerimiz, bu günleri yad ederken, bunun aslında ne anlama geldiğini, neden iç geçirdiklerini pek de idrak edemeyen işte o kesimdendik biz.. Ne vardı o günlerde? Bu günden farklı olan neydi?
Geçmişe ait bu siyah-beyaz görüntüleri izlerken çoğu zaman nereden nereye geldiğimizi düşünmüşüzdür. Tahta tribünlerden Byerley Turk’lere, Sımtel marka radyolardan Lcd-Plazma televizyonlara, Trakus’lara, 24 saat faal televizyon yayınlarına, birçok radyo frekansında yarış dinleme olanağına kadar oldukça geniş bir yelpazenin sadece birkaç farklılıklarıydı bunlar. Teknoloji ve dünya ile entegrasyonda paralel yürüyen yarışçılığımız, arzuladığı ve istediği yere hızla gelebilmekteydi. Bunun için yeterli donanım ve güç ise fazlasıyla vardı. Fakat eksik olan bişey vardı. Kimileri belki farkında, kimileri farkındasızlık altında, kimileri ise tamamen bihaber durumdaydı.. Bu eksiklik “Hipodrom’da Nostalji” de gözümüze ilişen fakat 1.5 sn sonra unuttuğumuz o muhteşem kalabalık hakkındaydı. Şimdi tekrar düşünelim. O programı izlemiş olan biri olan siz, o anları tekrar anımsayabiliyor musunuz? Hınca hınç dolu hipodromları, tıka basa dolu padok mahallini, en az 50 metre uzayan bilet gişelerini… Atatürk’ün özel şarkı söylettiği Safiye Ayla’yı, bayan Gıraud’u, General Cemal Gürsel’i. İğne atsanız yere düşmeyecek o mahşeri kalabalığı anımsayabiliyor musunuz?… İşte az önce bahsettiğim yaşı 40’ı aşkın kesimin yad ettikleri bunlardı. Bakırköy’den Kadıköy’den koşu günleri kaldırılan otobüsleri, içeri girebilmek için bekledikleri süreleri, birbirinden şık beyefendi ve hanımlara duydukları özlemdi bu.
Yarışçılığımız her geçen gün genişliyor ve büyüyor. Enternasyonal düzeyde gelişmeler sağlanıp, başarı alınabilecek ve yarışçılığımızı üst seviyeye taşıyacak düşünceler birbiri ardını kovalıyor. Toplumun At Yarışçılığına bakışı, yönetimimizin yoğun gayretleriyle günden güne olumlu yönde gelişiyor.
Fakat bu gelişmelerin tam tersi paralelinde, yarışçılığımızın arenası Veliefendi hipodromunda yıllık seyirci ortalaması günden güne düşüyor. 58. Başbakanlık koşusunu sadece 400-500 kişi ancak izleyebiliyor. 31 Temmuz günü 17.45’deki ilk koşu öncesi çoğu güvenlik olmak üzere yaklaşık 5 düzine seyirci ancak sayılabiliyor… Bunda bi tezatlık var. Bir şeyler eksik yapılıyor.
Burada altının çizilmesi gereken nokta, bu kadar başarılı çalışmalara rağmen hipodroma intikal eden insan sayısının neden artmadığıdır. Bunun üzerine mutlak çalışmalar yapılmalıdır. Malum kriz etkenleri, trafik sorunları, şehir kalabalığının artması bu artışı tetikleyen unsurlar olarak görülebilir… .
Bu iş nasıl yapılır, nereden başlanır bilemiyorum fakat, malum durumu biraz da gözler önüne sermek istedim..
Her şeyimiz iyi de, birde kalabalık olsak işte o zaman değmeyin keyfimize… .
Erdem Vurgun
















