VELİEFENDİ'DE BİR YARIŞ GÜNÜ...
Her sene Nisan ayının sonlarına doğru, kapılarını Atı ve Yarışçılığı sevenlere açan Veliefendi’de artık sezon sonuna doğru yaklaşılıyor. Orhan Meker Free Handicap kayıtlarını heyecanla beklemenin ve koşu günü artık bu beklentinin hayalden öte bir gerçeğe dönüştüğünün 7nci ayını da noktalamak üzereyiz. Hipodromu bir kez bile görmeyen fakat bi yerlerinde hayvan sevgisini taşıyan toplum bireylerimiz için dilim döndüğünce, yarışseverin hipodromdaki bir gününü yansıtmak istedim. Geç kalmış olma üzüntünüzü bir nebze frenleyerek, keyifli ve ailenizle özel vakitler geçirebileceğiniz Veliefendi’nin kapılarının kış sezonunda da açık olduğunu da belirtmek istiyorum…
Anadolu Yakasından gelenler için büyük icat Metrobüs ile başlayan yolculuk, Zeytinburnu istasyonunda son bulurken, dakika ile kalkan minibüse yetişme telaşınız, ayaklarınızın olabildiğinden fazla adımda sizi sürüklemesinin önüne geçememektesinizdir.. Veliefendi’nin kapısına gelirken ve ilk kez gelmiş iseniz, giriş fiyatlarına kısa bir bakışta bulunmanız bile sizin sürekli buraya gelip giden birisi olmadığınız gerçeğini değiştirmeyecektir. Giriş biletinizi aldığınız da sizi o temiz ve derin hava ile karşılayacak ilk kişi, hemen girişte bulunan tekerlekli sandalyeli dostumuz olacaktır. Bülten tedariğini muhtelif gazete eklerinden yaptığınız farz edilirse, buna gerek duymadan 2 nolu tribüne doğru adımlarınızı sıklıklaştırabilirsiniz. Koşuların başlamasına henüz vardır ama anlayamadığınız bir düşünce sizi padok mahalline doğru sürüklemektedir. Boş olsa dahi hergün ekrandan gördüğünüz o mukaddes yer, sizin artık kesinlikle hipodromda olduğunuzun resmi bir yapısı gibidir. Soğuk havalarda sıcak bir çay, yüksek dereceli havalarda ise soğuk bir meşrubat içme isteğiniz için tek yapmanız gereken şey ise Gölgeyele isimli cafe’de müsait bir yer arama telaşınız olmalıdır. Tahta iskemleleri ile Belgrad ormanlarında bir bank’ta oturuyormuşçasına olan hissiniz, ahırlar bölgesinden gelen ve rüzgarın kuvvetiyle tüm hipodroma yayılan sert gübre kokusuyla burun deliklerinizden içeri girerken neden daha önce buraya gelmedim sorusunu istemeden kendinize sorarsınız.
Ve atlar padoğa çıkmıştır. Padoğa uzun adımlarla yaklaşırken, daha önce aklınızın bi köşesinde ekranda kısa aralıklarla gördüğünüz safkanı tespit edebilmek için haşa bezlerindeki numaraları kontrol etmeye başlarsınız. Hayalinizde benimsediğiniz safkanın canlı profilinin ihtişamına kapılarak, tekrar 1 nolu tribüne doğru yönelip, müşterek bahse katılım için bir miktarı cüzdanınızdan arzu ve istekle çıkarırsınız. Ve yarış başlamıştır. Karşı düzlükte seçemediğiniz safkanınızı devasa ekrandan takip ederken, ekranlarda gördüğünüz atçılık ve yarışçılığın tanınan şahsiyetlerini kısık gözlerle hipodrom çevresinde istemeden aramaya başlarsınız. Viraja kadar bu gereksizce bakışlar, tüm kitlenin viraja odaklanmasıyla sizi bir nebze olsun tekrar yarışa döndürmeye yetecektir…
Kazanamamış olabilirsiniz… Belki de sizi sevindiren bir neticenin sıcaklığı cebinizdeki bilete yansımıştır. Her şey sizin için güzel gidiyordur. 30 dakikalık koşu arasından istifade ederek turnikelerden ayrıldığınızda, sizden önce davranan ve köfte ekmek sırasını bekleyen insanlar arasına sızarsınız. Tekrar tribüne döndüğünüzde, bu kez padokta ki safkanları görmenin gerekliliği ve görememenin sabırsızlığı bir soru işareti olarak paralellik gösterir…
İşte kısaca bir yarışseverin veliefendi’de ki ilk saatleriydi burada anlatılmak istenen. Maddi olarak keyif almasanız bile manevi anlamda çok şeyler kazanacağınız bu müstesna ortamda tekrar bulunma isteğinizin önüne kesinlikle geçemezsiniz. Az önce hediyelik eşya dükkanından aldığınız anahtarlığı avucunuz içinde tutarak, zamanın ne kadar hızlı geçtiği ve dolu dolu 5 saatin bir kez daha tekrar edilmesi dileğiyle adımlarınızı tekrar çıkışa doğru yönlendirirsiniz.
Veliefendi’de tekrar görüşmek üzere sağlıcakla kalın…
Erdem Vurgun
















